Pazar sabahı erkenden uyanıp da evimizden çıkıp, Derya Teyzeleri de alıp Düzce'ye doğru yol almayı göze alamadığımızdan c.tesi akşam Sakarya'ya doğru düştük yollara.. Gece teyzede konaklayıp sabah da bir Pazar gününe nispetle erken kalktık. Vardığımızda kimsecikler yoktu. İlk gelen bizler idik. Önce bir zemin etüd çalışması yaptık:) SalihaBetül daha önce tecrübe ettiği hamağı görünce hemen sallanmak istedi. Kırmadık.. O gün yanında getirmek için seçtiği oyuncağı da günün anlam ve önemine binaen pek manidardı.
At arabasından bozma tahta bir masaya geçtik. Kimselerin ellemediği açık büfeden kahvaltılıklarımızı alıp kahvaltılarımızı yaptık. Mönü çok zengin değildi. Fakat bizim gibi aslında açık büfe sevmeyen, ziyan olmasından hiç hoşlanmayanlar için ideal. ayrıca sanırım açık büfeyi oluştururken şarküteri ürünlerinin ekseriyatından kaçınmışlar. Doğal olmasına ekstra gayret gösterilmiş gibi geldi bize. Klasik birkaç çeşit peyniri, domates,salatalık, zeytin, yeşillik, tereyag, reçeller, bal ve meyveden oluşuyordu..Enfes birkaç çeşit el apımı oldugunu düşündüğümüz ekmekleri vardı. Sonradan masaya ikiser kişilik olarak servis edilen dondurulmamış, yamuk yumuk kesilen gerçek patates kızartması -ki bence makbulü budur- sucuklu yumurta ve katmer geldi.. Dediğim gibi bizce gayet hoş, sade ve yeterli idi. Uzun uzun sohbetler eşliğinde kah oturarak, kah yukarıdaki fotodaki çekmeli arabayı çekerek ve etrafı izleyerek devam ettik kahvaltımıza..
Derken bizden sonra gelen 3-4 ailenin ardından 2 otobüs geldi. Zonguldaktan geldiğini otobüsün plakasından tahmin ettiğimiz bu grup çoluk çocuk sayısına bakıldıgnda okul izlenimi veriyordu. Nitekim taşkınlık yapan çocukları uyaran bir ögretmen sayesinde kesin karar verdik. Birden o sessiz yer klasik bir kalabalık açık hava tesisine dönüştü. Ama alan geniş ve ferah oldugundan ayrıca birkaç açık büfe standı oldugundan çok da rahatsız oldugumuzu söyleyemem. Etrafa bakınca gerçekten doğal hayatı muhafaza etmeye çalışıldığını görüyorduk. Ortalık yerde gezen ördekler, köpek ve yavruları, keçi ve yavruları, midilliler.. Hatta bir ara masa sahiplerinin at binmek için terkettiği masada kahvaltı yapmaya karar veren bir midilli bile gördük:) O kadar doğal ve içiçeydik yani..
Kahvaltımızı bitirip at binmeye karar verdik. Önce babası, sonra Harun.. Derken sıra Teyzeye gelmişti. O da kendi turunu tamamladıktan sonra, inmeden at hareket halinde değil iken önce ata dokunduk SalihaBetül ile.. Sonra da teyzesinin önüne oturdu. Atın seyisi yaşı küçük oldugundan ve atların ruh hallerinin bir yabancıyı taşırken değişip da huysuzlaşma ihtimalinden dolayı SalihaBetül'ü midilliye bindirmemizi önerdi. Kırmadık :) midilliye yöneldik.. Fakat midilli de o kadar çok sıra vardı ki. Neyse ki hemen geldi sıramız ve şaşırtıcı derecede sakin ve kendinden emin oturdu midilliye. hiç itiraz etmeden ve istekle üstelik. Sanırım öncesinde bizimkileri izlemek motive etti..
Tıpkı eğlence parklarında trene bindiğindeki surat ifadesi ile el salladı bize. At ile tur atarken babası refakat etti hep, cünkü küçük oldugu için denge kontrolünü pek sağlıklı sağlayamadı. Poposu bir sağa bir sola kaydı arada, babası da düzeltti.. Fakat ilkine göre gayet şaşırtıcı bir performanstı, hayvanlara ısınma konusunda çok uutlandırdı.. Çiftlikte bir de şapka nal gibi at binme ile ilgili ve bazı antik görünümlü eşyaların satıldıgı bir bölüm vardı. Şapkaları denemeden olmazdı.Anlayacağınız tesis bizden yüksek not alıp gidilebilecek yerlere bir de at çiftliklerini eklememize vesile oldu. Yalnız Düzce'de olup bize hayli uzak olması sebebi ile belki tekrar gelmemiz zor olabilir ama yol üzerinde iken tekrar ziyaret edilmeli diye düşündük.. Tavsiye ediyoruz..
Daha kahvaltı masasında iken sonrasında nereye gidebilirizin sonucu Yedi Göller Milli Parkı oldu. Fakat gps in tarif ettiği sağlıklı yoldan gitmek yerine doğal yaşamın içinden ulaşmak istedik.. Enfes güzel manzaralı yollardan geçip, hayatımızda ilk defa bir bal ormanı gördük. Göl kenarında göle cupp! diye atlama hayalleri kurup ayak üstü manzarayı seyredaldık.. Neticede bizi 1-1,5 saatlik bir yol bekliyordu, yolumuz uzundu.. Yola devam etmek gerekiyordu zira böyle güzel manzaralara doyacaktık ne de olsa.. Öyle de oldu gerçekten. Ormanın içine ilerledikçe bizi minik şelaleler karşılamaya başladı. İlkinde hemen heves edip durduk. Ayaklarımızı soktuk, çaglayan su ile serinledik. Teyze, SalihaBetül ve ben kücük bir gezintiye çıktık patikada. Bu sırada baba ile Harun şelalede serinlemeye devam ediyorlardı. Derken kartal gözlü teyze bu minik dağ çileklerini buldu. SalihaBetül daha önce hiç yememesine ragmen görüntüsü ve adı yabancı gelmediğinden hemen yemek istedi. Pirinç lapası ve Küçük Ejderha kitabında minik farenin topladığı dağ çileklerini hemen hergün okuyorduk ne de olsa.. Zaten o minicik dalda iki çilek vardı, birini o yedi.. Digerini de nasıl olsa bir daha buluruz ümidi ile düşünmeden biz kardeş payı yaptık.. Dişimizin kovuguna bile yetmedi özdeyişinin ne demek oldugunu anladık.
Dağ çileğine bayılan SalihaBetül için otların içinde itina ile dağ çileği arama maceramız başlamıştı. ama mamafih bulamıyorduk. Ya tam mevsimi değildi, ya aramasını bilmiyorduk ya da bizden önce biri gelip çoktaaan bitirmişti tüm çilekleri. Kim bilir belki minik mavi yaratıklar toplamışlardı diye de gülüştük:) Hava o kadar güzeldi ki, ne sıcak ne serin.. Güneşli ama kavurucu ve bunaltıcı değil. Manzara da öyle.. Mis gibi tertemiz havada, bir tarafın ağaçlar bir tarafın da gürül gürül akan nehir tarafından süslendiğini görünce ne kadar yol yürüdüğünü bilemiyor insan. Zira ani bir korna ile irkilmemiz bundandı. Babacık ile Harun arabaya binip yetişmişlerdi bize .. Yolumuz uzundu tekrar yola koyulma vakti idi.. Ayrıca iyice ormanın içlerine ilerlemiştik. Bunu yolların asfaltının bozulmasından ve artık hiçbir tabela işaret görmeyişimizden anlıyorduk..
Ormanın içinde seyrederken artık navigasyon gps sinyalleri de almıyordu. Ve baktık ki cep telefonları da yalnızca acil aramalar için çalışıyordu. Dert etmedik, kaybolacak değiliz ya diye düşündük. Yine her gördüğümüz güzel şelalede durup serinledik, fotograf çektik ve mütemadiyyen dağ çileği aradık.. Bulamadık:) Bu arada yaklaşık 1,5 saati doldurmak üzereydik orman yolculuğumuzda. Bıcır bıcır konuşan SalihaBetül e gülmekle ve dağ çileği bakınmakla devam etti yolculuğumuz. Yolumuza bir de GoogleMaps ten bakmaya karar verip de önbellekteki haritadan daha nereden baksan 2 saatlik daha yolumuz oldugunu ögrendik. suratlar düşmeye başladı. Nerede oldugumuzu ögrenmeye çalışıp bulamamak, karınlarıımızın acıkmaya başlaması, arabadaki tek yiyecek olan SalihaBetül'ün atıştırmalık cevizlerinin de artık bitmesi, gerilen sinirlerle birlikte rahatsız etmeye başlayan tuvalet ihtiyaçlarımız ve biraz önce ince ince yagan yagmurun bardaktan boşalırcasına dönen hali.. Sık agaçların arasından geçip epey zorlu bir saat yolculuk neticesinde gercekten de pilimiz bitmişcesine ulaştık YediGöller sapağına.. Ve yine hedefimizi gerçekleştirelim hırsı ile rotamızı değiştirmedik. Biz yukarı çıkarken milletin aşağı inmesine aldırmadık da yağmurun artması ve tahammülleri aşan derecedeki virajlı yollara dayanamadık. Hedefe 20 km kala bir U dönüşü ile medeniyete kırdık direksiyonu:)
Yedigöllere bu kadar yaklaşmışken ve gidememişken açıkçası biraz keyfimiz kaçmıştı. Neyse ki uykusundan uyanan bir minik SalihaBetül ve Bolu Dağındaki Cafer Ustanın köfteleri çok geçmeden keyfimizi yerine getirdi. Yemekleri yiyip de tekrar yola koyuldugumuzda ise bizi yine bir sürpriz bekliyordu.İçinde fotograf makinem, telefonum ve cüzdanımın oldugu çantamı bırakmıştım. Neyse ki aldıgım kurutulmuş domateslerin poşetinden telefon numarasını bulup arayarak bilgi verdik. Onlar da çok çok ilgili davranıp bana çantamı gönderdiler. Takdirimizi kazandılar doğrusu..
Macera dolu günün sonunda evde olmak gibi yoktu gercekten...








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder